Klinik odyolojide tanı koyma tartışmaları uzun zamandan beri devam etmektedir. Bu tartışmalarda KBB tarafı “odyologların tanı koyamayacaklarını” bazen yüksek sesle, bazen ise dolaylı olarak ifade etmektedir. Birkaç “gücüne güvenen” dışında, odyologlar genellikle bu görüş karşısında sessiz kalmaktadır. Bu “sessiz kalış”ta güçler dengesinin de etkisi vardır muhakkak! Ancak bu sessizlik önemli bir probleme neden olmaktadır: Odyolog, klinik sorumluluğun dışına itilmektedir. Çünkü, tanısal sorumluluğu üstlenmeyen odyologtan, doğal olarak klinik sorumluluk da beklenemez!
Koklear implant uygulamaları, odyolojinin fikrine daha çok ihtiyaç duyulmasına yol açtı, kuşkusuz. Ama bu ihtiyaç sadece bilimsel kaygıdan değil, ameliyat sonrası süreçten, hatta bürokratik süreçten de kaynaklanmaktaydı. Sebep ne olursa olsun, odyoloğun klinik sorumluluğunun artması, odyoloji bilim dalına kendine çeki-düzen verme fırsatı da yarattı. Bu fırsatın “güç”e dönüştürülmesi, klinik uygulamaların ciddi bir şekilde gözden geçirilmesini gerektiriyor. Bunların başında da tanı koyma yöntemlerimiz geliyor.
Odyolojide genellikle üç tür “tanı” konmaktadır:
1- İletim tipi işitme kaybı.
2- Mikst tip işitme kaybı.
3- Sensori-neural işitme kaybı.
Bazen bunlara “işitsel nöropati”de eklenmektedir.
Bu üç tanının ortak özelliği, kulak için oldukça büyük bir sayılabilecek bir alanda, oldukça geniş kapsamlı bir patoloji ihtimalinden bahsediyor olmaları. Örneğin, rutinde kullanılan odyolojik test bataryası, iletim tipi işitme kaybına neden olan patolojinin kulak zarından mı; kemik zincirden mi; stapes tabanından mı; malleus/incus bağlantısından mı; orta kulakta sıvı birikiminden mi vs. vs. olduğunu oldukça yüksek bir doğrulukta belirleyebilmektedir. Ancak, odyolojik test raporuna genellikle bunlar yazılmaz…
“Sensori-neural işitme kaybı” tanısı ise çok daha geniş kapsamlıdır: Oval pencereden başlar beyne kadar gider. Yani, bütün bu işitme yolları boyunca bir yerde (belki de birkaç yerde), bir problem (belki de birkaç tane) vardır! Açık ki, “sensori-neural işitme kaybı tanısı”nın çok az klinik değeri vardır. Durumu anlamak isteyen hekim, doğal olarak hastayı görüntüleme merkezine gönderecektir. Halbuki gelişmiş odyolojik testler sayesinde patolojinin kokleada mı (kokleada ise iç saç hücrelerinde mi yoksa dış saç hücrelerinde mi); işitme sinirinde mi (afferent sinirde veya efferent sinirde); işitme yollarında mı olduğu, yine yüksek bir doğruluk oranıyla saptanabilir. Ama odyolojik raporlarda bunlar da görülmez!.. Örnekler arttırılabilir… Yapılması gereken, odyoloji kliniklerine “fonksiyonel tanı koyma” mantığını yerleştirmektir. Bu konuda öncelikli görev odyolog yetiştiren üniversite kliniklerine ve klinik standartları saptabilecek olan odyoloji derneğine düşmektedir.
Dr. Mehmet Akşit, Ph.D.
|